Prensimin Doğuşu

Eşimle beraber çocuk sahibi olmaya karar verdiğimizde evliliğimizin 2.yılını bitirmiştik. Birlikte çok güzel anlar paylaşmış artık hayatımıza daha farklı bir renk gelmesini arzu eder olmuştuk, buda bir bebişti, dışarıdan izlediğimiz anne ve babaların bazen kucaklarında bazen bebek arabalarında gezdirdikleri, o küçük elli, minik ayaklı şeker şeylerden bizde istiyorduk... Artık kendimizi anne ve baba olmaya hazır hissediyorduk. Bir süre hamile kalamadım, bu dönemde biraz acemiliğimizden biraz bilgisizliğimizden herşeyi doğal akışına bırakmıştık ve ben hamileydim. Bu ilk testimi o çizginin 1,5 tane oluşunu beklememizi unutamam... Bu hamileliğimde belkide olayları tam kavrayamadığımdan ev taşıma zamanımızda 8 haftalık bir bebek kaybettik. Sanki bir canımız gitti bir süre kendimize gelemedik, sonraları bir araştırma ile bebek olma ihtimalinin en yüksek olduğu günü 30 Haziran 2004 günü canımız oğlumuz Yağızhan’ın belkide ilk hücrelerini oluşturduk...

Hayatımın 9 ayı onu beklemek onu karnımda okşamak onu özlemek ve onun hiç bitmek tükenmek bilmeyen tekmelerini benim karnımı bir sinüs cosinüs eğrisi gibi yükseltip indirişini izlemek ve bunu sevdiğim insanlarla paylaşarak geçti. Belki ilk bebeğimi kaybettiğim için ayrı bir özen gösteriyorduk, özellikle eşim üzerime titriyordu, iş yerimden de doktor raporu ile (ayaklarımda şişme ve düşük tehlikesi vardı) idari görev verilmişti. Bazen mide bulantılarım çok yoğun oluyordu. Bir keresinde aşırı baskıdan gözüm kanlanmış 10 gün rapor verilmişti... İlk üç ay yattım ve hap kullandım diyebilirim. Herşeye rağmen onu beklemek ve canımın o an ne istediğini düşünmek -aşermesemde- bazen ayrı bir keyif veriyordu, canımın her istediğini yemem için çok önemli bir sebebim vardı nede olsa, bunu değerlendirmeliydim... Ona suyu alıştırmak için karnıma su tutuyor doğumda bana yardım etmesi ve doğduktan sonraki iletişimimiz için bol bol konuşuyordum. Klasik Müzik dinletmek gerekiyormuş ya hani, sevmesekte (babası ile bir yerlerden Bach, Bheethoven, Shopen birde V ile başlayan vardı sahi) cd doldurmuş ara ara dinliyordum(k). Hani olma ihtimali varken niye bizim bebiş dahi olmasındı ki. Bu arada ben gamzeliyim bizim bebiş gamzeli olsun diye bir gün 2 yumurta yedim hatta birini annemden aldım, veee ayva... Ayvayı da sağolsun ablamlar benim için aradılar taradılar ağaçtan tabiri caizse ve arakladılar... Niye bizim bebiş üstelik annesi gamzeliyken gamzeli olmasın.

Bir normal doğumdur tutturmuştum, daha öncede bel ameliyatı geçirmiş ağrı eşiğimin ne kadar yüksek olduğu ailece onaylanan bir gerçekti (İnanın Kendimi övüyorsam namertim). Nefes egzersizleri yapıyor normal doğumu kolaylaştırma yöntemleri arıyordum.

Olası doğum tarihim 23 Mart görünüyordu,13 Martta kontrole gittiğimizde doktorum “miyadı dolmuş ve iri bebek, yarın gelin suni sancı verelim” dedi. Zaten sabırsızlıkla bütün hücrelerinde bebişine kavuşma heyecanını ve arzusunu duyan ben hemen atladım “bugün olmaz mı?”, tamam dedi doktorum ve hazırlıklı gittiğimizden yatışa alındık. Suni sancı, bir hap, artı serum ve harflendirilen diyet listesinden en hafifini almak demekti benim için. Hafifte kelimemi, tepsi geldiğinde ben yiyecek bir şeyler arıyordum içinde. Ama önemi yoktu bebişime engelsiz kavuşmam için katlanacaktım, bunu başarabilirdim. Odam doğum odasının (normal) hemen yanında idi, 2 canlı doğuma şahit oldum.Biri 3. kız bebeğini diğeri de ilk kız bebeğini dünyaya getirdi. Bir doğum ise son derece buruktu. Akraba evliliği sonrası 2-3 saat ancak yaşayan engelli bir bebiş ve sonra ölümü… Buradan unutamayacağım manzara ise elinde boş bir portbebe olan bir babaannenin bekleyişi ve arkadaşı ile sohbet eden bir hemşirenin gayet soğukkanlı “biz… arıyoruz, yok” demesi… İlk doğumunu yapacak olan anne adayı hafif sancılı gelmişti onunla başlangıçta biraz sohbet ederek birbirimizi tanıma şansımız olmuştu. Ama tam gününde geldiğinden kendi sancıları artmaya devam etti, bense cep telefonumla paylaştığım yatağımda yatarken onu teselli edici sözler söylemiştim, hatta doğum sonrası annesi ve kendisi bana teşekkür ettiler. Bu sözlerden hatırladığım “az kaldı bak bebişine kavuşacaksın, ayy anne oluyorsun, bak ben hala doğuramadım, hepsi bitecek bu sancıların, sabret sadece bebeğini düşün, ayy ne tatlıdır o, az kaldı bebiş geliyor…”gibi.

Diğer doğum manzarası çok ilginçti. 3.kez doğum yapacak olan bir anne idi, sancıları belli bir mertebeye gelmiş olduğu yüzünden belli oluyordu, ama son derece sakin bir sonraki adımı bekliyordu. Ayağa kalkıyor geziniyor, derin derin nefes alıp veriyordu, ama daha önce duyduğum bağrışmalardan eser yoktu, sancı çekerken de konuşabiliyordu, yaklaşık 30 dakika içinde doğumunu yaptı. Aferindi ona… Doğum sonrası yatağında, bebeğini kucağına aldığında ufak bir işi yapmış olmanın mutluluğu yüzünden okunuyordu, bense yatağımda yatarken bebeğimin bana sancı vermesini o acı acı sancılardan çekmeyi büyük bir şiddetle arzu ediyordum…

Doğuma annem eşim ve BEN (karnımda oğluşm) gitmiştik, kayınvalidem ve babamız ertesi gün geldiler. Amcamız Tolga Beyin bekar evinde misafir kaldılar… Onlar, özellikle eşim hiç bir eksiğimi bırakmıyordu herşeyimi tamamlıyor buna rağmen sürekli koridorun başında kapıda sallanan kafası bir şey lazım mı diye soruyordu. Aslında yasak olmasına rağmen hemşirelerin inisiyatifi ile bazende elimde serum tesadüfü tuvalete gidişlerimde (hayatta en çok tuvaletimin geldiği dönem), en çok eşimle, aralarda aile büyükleri ile görüşme fırsatım oluyordu. Hastane idi, elbette ki bir takım kurallar vardı, ben bana göre dünyanın en muhteşem işini başaracaktım ama bundan onlara neydi ki. Pijama giymek yasaktı, kırmızı elbisevari gecelik benim hastanedeki kaderim olmuştu. Etajerin üstü boş olacaktı, bir hemşireyi kızdırmanın en kolay yolu etajerin üstüne mesela meyve suyu, peçete koymaktı… Bu hayatım boyunca duyacağım etajer fobisi bende böyle başladı.

Ailemin beni her görmeye gelişinde, onların bende olan bekledikleri o tatlı şeyi onlara verememiş gibi hissediyor, bunun için de ayriyeten üzülüyordum. Acil doktorların kontrolünde (hayatımın en zor anları) normal doğuma uygunluğumu sorduğumda aldığım olumlu yanıtlar beni uçuruyordu, illede normal doğum yapacaktım, bilincime yerleştirmiştim, o kadarda çalışmıştım üstelik. Bu yaşta bir kere kesilmiş olmamda yetmez miydi (daha çok gençtim bana sorarsanız ) ikincisi revamıydı… 15 Mart akşamı konuşurlarken anladığım kadarı ile sancıların artması için hapımın dozajı yükseltildi.

Taki 16 Mart sabahı bebişin kalp atışı zayıfladığından doktorum çağrıldı beni sezaryene alacaklardı, yaklaşık 30 dakika kesintisiz ağladım, insanların söylediklerini duymuyordum bile tek derdim ameliyata girecek ve kesilecektim… Geri dönmek istedim, (güya geri dönecek Ereğli deki doktoruma normal doğum yaptıracaktım. Doktorum o duyulması en zor cümleyi kullandı ”bebeğin, hayatı tehlikeye girer sorumluluk alamam”. Ama ben neler atlatmıştım bunuda atlatırdım, bebişimi hayal edip, bebeğime kavuşma heyecanını yine tüm hücrelerime yayarak bütün gücümü topladım, nelerden vazgeçmiştim bunun için; bir sezaryen beni yıldıramazdı sonuçta anne olacaktım… Ama doktoruma sezaryen konusunda olan kızgınlığımı hayatım boyunca derinden hissedecektim.

Ameliyata girerken ailemi gözlerinde tedirginlik ve bekleyiş tanımadığım insanların gözlerinde ise ayy yazık vah vah kesicekler düşüncelerini okuyordum. Ameliyathanede hissettiklerimse “üşüyorum, çok üşüyorum”. Ayılma odasında ilk gözlerimi araladığımda doktorum yanımda idi, bana bebişimin kakasını yemiş olabileceğini enfeksiyon riski olduğundan, gözlem için küveze konduğunu ne kadar süre ile orada kalacağının henüz belli olmadığını, onu 1 gün sonra görebileceğimi söyledi. O anda tabiki çok üzüldüm. Orda gezinen hemşireye eşim nerde diye sorduğumu hatırlıyorum, yan binadalar dedi, ama beklediğim gibi nasıl yaptıysa 5 dakika geçmeden beni ilk tanıştığımız zamanlarda tavladığı o benzersiz şekerlikteki koşuşuyla eşim göründü. Beni öptü ve bebişin iyi olduğunu söyledi.

Odama götürüldüğümde eşimin bir ara gözlerimi açtığımda bebişin doğum resmini getirdiğini hatırlıyorum, görünen tam bir sevilesi tosuncuk. 9 ay karnımda olan biricik sevgilim aşkım bebişim artık gözümün önünde idi… O gün aklım hep bebişimde idi bana o kadar yakın (alt kat) ve uzaktı, onu biran önce görmeli doyasıya sevmeli sıcaklığını içinde hissetmeliydim, nihayet anne olmuştum artık… Bu sezaryenle doğumu normal doğuma benzetebildiğim kadar benzetmeli aradaki fark acıları bir şekilde yok saymalıydım. Çok acım vardı ama akşam bu düşüncelerle ayağa kalkabilmiştim, koridorda yürüdüğümü onu emzirmek istediğimi hatırlıyorum. Ertesi sabah (daha sonra doğum servisinde çok konuşulacaktım) bebişimi eşimle görmeye gittik, aman Allah’ım sanki böyle bir bebek yoktu, dünyanın en tatlı en anlamlı bakan pamuk bebişini dünyaya getirmiştim. Sanki bu önemli işi sadece ben yapmıştım (bu işi sadece benim yapmadığımı anlamak için uzun bir süre geçmesi gerekmişti), üzerine hiç bir mutluluk yoktu, ancak akşam emzirme izni verildi, ertesi gün eve dönebileceğimiz söylendi, izinli çıkış yapıp 7 gün kontrolüne tekrar gelecektik. Artık oğlumuz kollarımızda idi, oğlum eşim ve babaannesi Allah’ın bize verdiği hediyemiz ile beraber evimizin yolunu tuttuk…