Rahat bir hamilelik geçirdim ve 8,5 aylık hamileliğim boyunca bir fiil sabah 7:30-19:00 arası çalıştım.
Çalışmayı bırakalı 25 gün olmuştu. Uzun zamandır elimi eteğimi çektiğim evimle ilgileniyordum. Dolapları yerleştiriyor, çekmeceleri düzenliyor, fazla efor sarf etmeden yapabileceğim ne varsa yapıyordum. Hastane bavulumu da son 15 günde hazır etmiştim.
Doğumdan önceki hafta gece regli ağrısına benzer bir ağrım oldu 2 saat boyunca. Ben de acaba doğuruyor muyum diye bütün gece uyumadım. Doğum ağrısının nasıl bir şey olduğunu bilmeden onu beklemek gerçekten kara bir tünel gibi ve tünel sonuna kadar da maalesef ışığı görmek pek mümkün değil, her ne kadar annem sık sık anlatsa da.
Normal doğum savunucularındandım ve hala da öyleyim doğruyu söylemek gerekirse. Acıya karşı dayanıklılığımı göz önünde bulundurarak da doktoruma bu kararı bildirmiştim. O da eğer bebek 3,8 kg’dan fazla olursa normal doğumun vücuduma sezaryenden daha fazla zarar vereceğini söyledi. Ben de bu fikre katıldım. Son kontrollerde de bebeğin 3,00 kg civarında olduğu ortaya çıkınca doğal doğum kesinleşti.
Kendi doktorum dahil tüm doktorların sezaryeni tercih etmeleri sanırım herşeyin kolayına alışan biz kadınların da işine geliyor. Oysa okumuş olduğum tüm yabancı kaynaklı yayınlar, web siteleri herhangi bir komplikasyon olmadığı sürece kesinlikle doğal doğumu salık veriyor. Hem anne, hem de bebek sağlığı için. Anlıyorum acı korku verici, ama sonucu düşünüldüğünde hiç de dayanılmayacak gibi değil.
Neyse ben kendi hikayeme geri döneyim. 24 Mayıs’ta uyandığımda ara ara çok hafif sızı şeklinde ağrılarımın olduğunu fark ettim. Sonra da öğleye doğru bu ağrıların eşit aralıklarla (15 dakikada bir) gelip gittiğini kronometre ile gözlemledim. Bunun üzerine annemi eve çağırdım, eşim zaten sabahtan işe gitmemişti. Öğlen doktorumun muayenehanesine gittim ve kontrol sonucu rahmimin açılmadığını ancak doğumun bir gün içinde de, bir hafta içinde de gerçekleşebileceğini söyledi. Ama annem emindi “bir güne kalmaz doğuracaksın bak göreceksin!” diyordu. O güne kadar hamileliğim aynen anneminki gibi seyrettiğinden doğum da öyle olacak tezini savunuyordu.
Eve döndük ve beklemeye koyulduk. Arkadaşlarımla planlarım vardı, onları arayıp gelemeyeceğimi zira her an doğurabileceğimi söyledim. Gece 12 oldu. Ağrılar 8 dakikada bire indi ama şiddeti pek de artmış değildi. “Hadi bari yatalım, sabah ola hayrola!” dedik. Saat 1‘de birden sancılarım arttı.
Eşimi ve aslında hiç uyumamış olan annemi kaldırdım. Doktoru aradım. Hastanede buluşalım dedi. Avrupa Hastanesi’ni seçmiştik. Hem gelişmiş bebek yoğun bakım ünitesi hem de doğumhanesi (24 saat ebe + doğum doktoru) olan evimize yakın tek hastaneydi. Tüm gelişmiş hastaneler, sezaryene endeksli çalışmakta olduğundan, randevulu ve ameliyathanede doğumlar için organize olmuşlardı.
Doğumhaneye alındım. Kayınvalidem de hemen olay yerine gelmişti. Saat 3 olduğunda sancılarım artık “dayanılmaz” denilen boyuta geldi. Lavman yapıldı. Ben doğal doğum eğitimi almamıştım ama bu konuda eğitim alan kuzenim bana ne yapmam gerektiğini anlatmıştı uzun uzun. Ağrı geldiğinde uzun ve derin nefes almayı, ağrı bitiminde de kesik kesik nefesimi bırakmayı hiç ihmal etmedim. Fazla oksijen beyni bir süre sonra uyuşturuyor ve acıyı daha az hissetmenize neden oluyor. Aslında nefes almanızı size devamlı hatırlatan ve elinizi sıkmanız için bağışlayan birinin yanınızda olmasının büyük önemi var. Benim yanımda bir fiil biri durmadı, duramadı zira annem ve kayınvalidem fenalık geçirmiş, esim ise hastabakıcılar tarafından teselli ediliyor haldelerdi.
Saat 4’de epidural istedim. O ne muhteşem şeydi! O dayanılmaz ağrılar bir anda küçük sevimli sızılara dönüştü. Hatta bir saat kadar fazla derin olmamakla beraber biraz uyuma şansım bile oldu. Düşük dozda verilen epiduralin etkisi geçince tekrar verilmesini beklerken, doktorum artık epidural veremeyeceği, yoksa ıkınma refleksini kullanamayacağımı söyledi. Oysa son ana kadar epiduralli doğum yapan bir çok kişiyi duymuştum ama o an ne doktorla mücadele edecek ne de sağlıklı düşünecek halim vardı. İşte bana göre gerçek anlamda doğum sancısını saat 6-8 arası çektim. Aslında doğum sürecim 24 saat önce başlamıştı ama sadece 2 saat o korkulan ağrıları yaşadım.
Bir yandan ben ıkınıyordum, bir yandan bir doktor dışarıdan bebeği aşağı doğru itiyordu ve bir de vakum aleti ile bebeği dışarı çektiler ve işte! Puff diye tüm acılarım sona ermişti! Dünyalar güzeli bebeğim çıkıvermişti, şöyle siliverdiler bir bezle ve öylece kucağıma verdiler. Bembeyazdı, yüzünde en ufak bir leke, morluk ya da kızarıklık yoktu. 2 kilo 850 gram ağırlığında 50 cm boyundaydı. Her nedense önce ayaklarına takıldı gözlerim. Tanrım aynen benimki gibiydi! Uzun başlayan ve sonra ovalleşen ayak parmakları. Bu bir mucize! Benim canımın parçası! O anda göz yaşlarımı tutamadım. Gözleri öyle anlamlı bakıyordu ki sanki beni tanır gibiydi.
Daha sonra hiç mi hiç hissetmediğim lokal anestezi ile dikiş atılma işlemi yapıldı. Doğumdan sonraki 12 saat hiç uyumadım, tatlı bir sarhoşluk dışında da hiçbir sıkıntı yaşamadım. Ziyarete gelenlerle lak lak yapıp bebeğimin güzelliğine bakmaya doyamadım. Bir de kafasına toka takmamışlar mıydı hemşireler! “Hastanemizin Tomurcuğu” diyordu personel ona.
Dikişin sıkıntısı hiç olmadı. Sadece hijyenik bakım gerektiriyor o kadar. Sonraki günlerde çakı gibi ayakta kızıma süt veriyordum.
Anne olmak, eşi benzeri olmayan bir duygu! Ve bu duyguyu yaşamak sadece onu doğururken değil, her yeni gelişiminde daha da muhteşem oluyor!