Ankara, 16 şubat 2004
Bizimkisi bir aşk hikayesi...

Aralık ayında birgündü sanırım annen telefon etti; ‘hamileyim’ çok sevindim, tebrik ettim. Kendimi de sevdim; çocuğum olabilecekti. Aslında o gün söylemişti annen ve birlikte karar vermiştik bebek yapmaya, ama yinede sürpriz oldu gelişin. Testler yapıldı sonra, annen de kansızlık varmış biraz tedavi edilecek. Onaltıncı haftaydı sanırım birlikte gittik doktora cinsiyetin belli olacak. Annen rapor için 3 doktor değiştirmişti. Bu sonuncusu hiç gözümün tutmadığı bir doktordu, ultrasona bağladı; kız olacak deyip attı. Öyle düşündüm çünkü hem güvenmiyordum, erken diyordum, hemde kız olacak tahminlerinin sonradan erkek olduğunu duymuştum. Yine de kızım olacağı için mutlu olmuştum. Çünkü kız çocuk sevgi, zerafet, romantizm demekti benim için.

Doktorlara göre Eylülde gelecektin, içimden bir his sürpriz yapacağını erken geleceğini söylüyordu, annene bu yüzden erken izne ayrılıp doğum yapacağımız hastaneyle ilgili işlemlere başlamamız gerektiğini söylesemde o doktorlara inanıyordu. Nede olsa daha bir iki hafta vardı...

Pazartesi sabahı kalktığımda işe gitmeden önce herşey normaldi, bir saat sonra telefon geldi, akıntı olmuş, hemen geldim devlet hastanesine gittik ebelere göründü annen ; doğum yakındı ancak daha bir kaç saat vardı, hemen çarşıya gittik bebek çantası, doğum sonrası için zıbın v.s aldık. Gaziantep yollarına döküldük, hani derler ya otobüsde kamyonda doğurmuş annem beni diye, o an hiç aklıma gelmedi ama sende dağ başında İbo’nun nağmeleri altında Tatlıses’de babaanennin avucuna doğarmıydın bilinmez. Bildiğim birşey vardı ki; kızımın doğduğu yer modern olmalıydı ve büyüdüğünde kocaman bir kız olduğunda doğduğu yeri sevmeliydi. Annenin İsviçre’de doğurmasını isterdim seni yada Amerika’da (imkanlarımız müsait), olmazsa izmir yada Mersinde. Nedense bir bu konuda pasif kaldı annen, kötülerin iyisi, en yakın ve modern seçenek oldu Gaziantep; nede olsa baba diyarı...

Gaziantepe ulaşınca sağ salim, dayından arabayı aldım önce, ‘ekonomik kriz mağduru’ olarak dayına vermek zorunda kaldığımız. Sonra anneannenleri de alıp birlikte hastaneye gittik, ilk gittiğimiz yeri onlar seçti ucuz bir özel hastaneydi, ayaküstü muayene oldu annen; doğum yakındı. Yukarı çıktık suni sancı verilen ve ekmek kuyruğu gibi sırasını bekleyen kadınlar yatıyordu, annen de sıraya girmeye niyetliydi. Şöyle bir baktım; benim prensesim bu mezbe, sıradan, sağlıksız yerde mi dünyaya gelecekti, hayır ! Hemen yönetimi ele aldım, anneni kaçırır gibi hastaneden çıktık ordan görevliler arkamızdan seslendi durun bizi yalnız bırakmayın (!)...

Sanko tıp merkezine geldik, güneyin modern, sağlıklı, hastanesi doğum ünitesine çıktık, güzel bir hemşire anneni yatağa yatırıp, kalbinin sesini dinletti bize oh bee kızımın sesini duymak ne güzelmiş. Bu arada doktor telefonla aranıp acil çağrıldı, hemen geldi, anneni muayene etti sonuç; bir saat içinde sezaryenle ameliyat edilmesi gerekiyor...

Sezaryeni para koparmak için yapılan lüzumsuz bir işlem olarak düşündüğüm için karşı çıktım doktora ‘neden sezaryenle yapmak zorundasınız anlatın ?’ dedim. Anlatmaya çalıştı, anlamasamda kabul ettim, risk alamazdım. Hemen ameliyathane hazırlandı annen sedyeye yatırıldı ve sanki bir hediye paketi getirecek gibi basit bir şekilde ‘5 dakikaya kadar bebeğiniz kucağınızda şimdilik bize müsade’ dediler. Doktora bende gireyim ameliyatta foto çekmek istiyorum dedim, mesleğimi sordu önce alaylı bir ifadeyle sonra da izin veremem ama istersen fotoğraf makinasını hemşireye ver o çeksin dedi. Kullanmasını tarif edip verdim hemşireye ve sonuna kadar çekin demeyi ihmal etmedim. Anneni öyle sedyede görünce bir tuhaf oldum ve doktora ‘risk almanız gerekirse eşimi istiyorum’ diyebildim...

Arkanızdan koşturmaya çalıştık, bir alt kattaki ameliyathaneye girdiniz, ben bir kapıda annem bir kapıda heyecanla sesini duymaya çalıştık, saate bakıyorum sürekli , tam dakikasını kaydedeceğim, ama duyamadık o güzel sesini, duvarlar ve kapılar çok kalın olsa gerek, bir baktım yukarı çıkıyorsunuz, hemen anneme seslendim ‘gel odaya gidiyorlar’, koştuk, annen yoktu henüz seni yıkayıp, bir cam küvete koymuşlardı, çok tatlıydın, ağlıyordun dudakların vişne rengi, büzülüyor ağlarken, saçların çok, eksiğin yok şükür ettim tanrıya, verdiği güzelliklere...

Annen geldi birazdan narkozun etkisinde yarı baygın, elini tuttum, öptüm alnından teşekkür ettim, odaya geçtik, hemşireler gitti, görevli kimse yok bir an, annen zorlukla ‘nefes alamıyorum’ diyor bir an korktum ellerimden kayıp gidecek gibi, bağırdım kızarak; hemşireee! bir anda doluştular annene oksijen verdiler, nefesi düzeldi, onlarda korkmuşlar bağırmama, sitem ettiler, hala kızgındım; ‘ben böyle riskler yaşamak için gelmedim buraya işinizi iyi yapın’ dedim...

Güzel hemşire geldi yine annene nasıl emzirmesi gerektiğini öğreterek kucağına verdi seni bakalım sütünü alacak mı diye merakla, çok sevdin anne sütünü afiyetle yedin, yine şükr ettim allaha ve sevinçle aradık sevdiklerimizi müjde vermek için...

Sertifikanı getirdiler sonra; ayak izin basılmış, adına bebek ÇOBAN yazmışlar, boy: 51 cm, kilo: 3700 gram, saat : 20.35, tarih: 20 agustos 2001 ve sağlık mutluluk dilekleri... Annem ayağındaki morluğu görünce üzülmüş, merak etmiş önce leke diye, sonra anladık mürekkep iziymiş, sevindik.

İlk adın annemin adı olacaktı şüphesiz; hem güzel isimdi, hemde ona olan sevgim de sana geçecekti. İkinci adını çekilişe belirlemeye karar verdik. Annen sevdiği 10 ismi, ben 10 ismi yazacaktım. Sonra bu isimlere ayrı ayrı puanlar verip, en çok oy olan 5 isim içinden annen çekiliş yapacaktı. Ben ‘Elif Derya’ olsun dedim önce; hem annem hem annenin ismi, uyumlu hemde soylular gibi olur. Kabul etmedi annen ve çekiliş sonucu kendisinin çok istediği isim çıktı: ‘Elif Dila’ yada aşkım...